12 Ocak 2014 Pazar

Okumaya-Yazmaya, Bisiklete Binmeye ve Film İzlemeye Başladığım Yer

İlkokula başladığım günü nedense hayal meyal hatırlıyorum. Şimdiki gibi annelerinden ayrılmak istemediği için feryat figan ağlayan çocuklar yoktu sınıfta. Ben korkmuştum biraz ama ağlamıyordum. O günle ve sonraki birkaç ayla alakalı çok net hatırladığım bir şey var: Her nedense benim dışımda bütün çocukların okuma yazma bildiklerini düşünmüş, kendimi güvensiz ve eksik hissettiğim için korkmuştum.

Okumayı-yazmayı öğrendiğim şehir Bingöl'dü. Bingöl'de farklı zamanlarda şehrin iki farklı yerinde iki farklı okula gitmiş, dolayısıyla iki farklı evde yaşamıştım. İlk oturduğumuz evin çevresinde tek tük apartmanların arasında henüz yapılaşmamış, büyük boş araziler vardı. Ve bu arazilerde şehrin ortasında yaz kış inekler otlardı. Okula gidip gelirken görürdüm. Aynı zamanda bu boş arazilerde biz çocuklar oyun oynardık. Uzunköprüye göre daha tekinsiz bir şehir ve tekinsiz bir bölgede oturduğumuzdan, annem beni eve hapsetmese de balkondan bakınca görüş alanında olacağım yerlerde oynamamı ister, çocukluk ve merak beni bu talimata uymamaya iterdi. Hemen oturduğumuz aparmanın arka tarafında büyük bir dere vardı örneğin. Benim için harika bir keşif ve eğlence mekanı olma özelliğini barındırırdı. Orada kurbağa yavrularını balık zanneder, onlarla oynardım. Annem başıma bir şey gelmesinden çekindiği için, oraya gitmemi yasaklamış olsa ne yazar… Aynı zaman da ilk bisikletime burada sahip olmuş ve kendi çabalarımla sürmeyi öğrenmiştim.

Hayatımda gördüğüm en sert kış mevsimi de muhtemelen Bingöl'de yaşadıklarımızdır. Kar neredeyse göğsüme kadar gelirdi, ama okullar tatil olmazdı. Karların içerisinden daha önce yürüyenlerin açtığı oyukları takip ederek okula yürürdüm.  Aynı karın içerisinde kendimi kaybedip saatlerce oynamışlığım, sonra eve döndüğümde neredeyse donmak üzere olan parmak uçlarımın sızısından ağlamışlığım da vardır.

Kardeşimin ilk doğumgünlerinden biri.
Kız kardeşim aramıza Bingöl'de katıldı. Kardeşim olacağını öğrendiğim ilk andan itibaren, çoğu çocuğun aksine kıskançlık hissetmemiş, çok heveslenip, bir an önce doğması için sabırsızlanmıştım. Doğduğu gün annemi hastaneye götürürlerken, ben sokakta çamur ile oynuyordum. Belli belirsiz bir telaşla benim ve oyunumda bana eşlik eden arkadaşımın önünden geçmişler, güzel güzel oynamamızı, arkadaşımın annesinin sözünden çıkmamamızı, kardeşimin doğacağını, bu yüzden birkaç saate gelip beni alacaklarını söylemişlerdi. O birkaç saatin ardından hastaneye gidip kardeşimle ilk kez karşılaşmış, merak içerisinde ailemiz bir kişi artmış olarak eve dönmüştük.

Daha sonra aynı şehir içerisinde bulunan bir lojmana taşınınca, okulumu da değiştirmiştik. Yeni taşındığımız lojmandaki evimiz hatıralarımda yer eden, en sevdiğim evlerden birisidir fakat bunun ilginç bir şekilde herhangi bir nedeni yok. Yine geniş bahçesi olan bir lojman olduğundan, okuldan dönüp sokağa çıkmak için dakikaları saydığımı hiç unutmam. Sanırım taşındığımız bu yeni ev bana ciddi bir şekilde sinema sevgisini aşılayan evdi aynı zamanda. her ne kadar sokakta ve okulda uzun saatler geçiriyor olsam da akşamları televizyonda ilgimi çeken bir film varsa asla kaçırmazdım. Hoş o yaşıma kadar ve ondan sonraki birkaç yıl, hiç sinemaya gitmeyecektim ama, yine de benim sinema tutkumun temelleri bu evde izlediğim filmlerle atılmış olmalı. E.T ve Back to the Future gibi bazı kültlerin bilmem kaçıncı tekrarıyla hayatımda ilk kez bu evde karşılaşmıştım. İzlediğim her filmin etkisinde kalır, sonraki birkaç haftayı, o filmin içinde yaşayarak geçirirdim.

Oyuncaklarımla normal bir oynayış biçimim pek olmamıştır. Özellikle Bingölde iken, gözüme kestirdiğim ve feda edebildiğim elektronik oyuncak arabaların vidalarını söker, içini açar, motorlarını ve far niyetine oraya koydukları küçük ampulleri dikkatlice çıkararak, dışarıda çeşitli şekillerde yeniden birleştirip kendime basit, yeni oyuncaklar yapardım ve bu bana oyuncağın aslı ile oynamaktan daha büyük keyif verirdi.

İlk Walkman'imi babam 1995 yılında, bu evde, doğumgünü hediyesi olarak almıştı. Çünkü öncesinde çok istemiştim. Muhtemelen özendiğim için. Yoksa öyle deli bir müzik tutkum falan yoktu. Tabi Walkman'i kullanabilmek için bir de kasete ihtiyacım vardı, ve aldığım ilk albüm Mirkelam'a aitti.

Bingöl'de görece sakin bir hayatımız vardı. Belki babam için mesleğinden dolayı durum biraz farklıydı ancak ben yine çok farkında olmadığımdan, ailecek beraber geçirdiğimiz zamanlar bana sakin ve huzurlu gelirdi. Evde geçirdiğimiz zamanlarda kardeşimle aramda oyun arkadaşı olamayacak denli çok yaş farkı olmasına karşın, ben bir şekilde onu oyunlarıma dahil eder, saatlerce onunla oynardım.

Sokağa Çıktım!

Çocuk olarak sokakla tanışıp, doya doya sabahtan akşama kadar sokakta kaldığım yer Uzunköprü'dür. Uzunköprü Edirne'nin bir ilçesi. Bizim ailecek Mardin'den sonraki durağımızdı. 5-6 yaşlarımı orada geçirmiş ve anasınıfı vasıtasıyla okulla ilk kez orada tanışmıştım.

Uzunköprü'den kalan eski bir kartpostal.

Dışarıdan izole bir şekilde, korunaklı bir tesis içerisinde yaşadığımızdan küçük apartman dairesi içerisinde tıkılmadığım, açık havada diğer çocuklarla beraber vakit geçirebildiğim bir yerdi. Tesisin bahçesi epey büyüktü, ya da ben çok küçüktüm, bilmiyorum. İçerisinde geniş bir otopark alanı, babamın çalıştığı binaların bulunduğu ayrı bir yerleşke ve lojmanların bulunduğu bir diğer yerleşke bulunuyordu. Bunların her biri benim için ayrı oyun alanları ve ayrı maceralar anlamına geliyordu.

Lojmanlarda bizimle beraber başka çocuklu aileler de vardı. Hepimiz arkadaştık. Tabi ben sadece lojmanın içerisinde kalmıyordum. kaldığımız tesisin hemen arka tarafında bir Roman mahallesi vardı. Ben bir şekilde lojmandan kaçar oraya gider oradaki çocuklarla oynardım. Hatta şimdi isimlerini hatırlayamadığım bir iki tanesi epey iyi arkadaşım olmuştu. Hiç unutmam, oradaki çocuklardan birinin evlerinin damında ipten yapılmış bir salıncak vardı. O damda saatlerimizi geçirdiğimizi hatırlıyorum.

Sokakta beaber oynadığım ilk arkadaşlarım.

Henüz okula başlamamışken sabahları annemden önce uyanır, evin içerisinde sıkıntıdan patlardım. Lojmanların içerisinde farklı zamanlarda iki farklı daire de oturmuştuk. İlk oturduğumuz daire zemin kattaydı ve yine çok sıkıldığım bir sabah, annemi uyandırma çabalarım da işe yaramayınca, kilitli kapının beni hapsetmesine izin vermeyerek pencereden dışarı çıkmış ve hemen arka tarafta olan babamın çalıştığı binaya, Onun yanına gitmiştim. Babam beni karşısında gördüğünde epey şaşırmıştı.

İlk ve tek köpeğim Boncuk'a da Uzunköprü'de sahip olmuştum. Aile dostlarımızdan birinin, çevre köylerden birisinde büyük bir çiftliği vardı, ve bir seferinde misafirliğe gittiğimizde oradaki köpekleri görünce çok sevmiş ve çok istemiştim. Ardından çiftliğin sahibi amca dayanamayıp bana bir köpek göndermişti. Sonraları Boncuk'la yollarımız çok ilginç bir şekilde ayrılmıştı ama bu başka bir hikayenin konusu.


Anasınıfına başladığımda tanıdığım çocuk sayısı da otomatikman artmış, bildiğim yetişkin otoriteler annem ve babamdan ibaret iken bunlara bir de iki öğretmen eklenmişti. Genel olarak okulu sevdiğimi, güzel vakit geçirdiğimi hatırlıyorum. Benim için kabusa dönüşen tek tarafı beslenme saatleriydi. Yemekleri her gün bir başka çocuğun ailesi pişirip getirirdi ve ben oldum olası yemek seçen bir insan olduğumdan, yemekten hiç keyif almadığım bir çok sebzeyi öğretmen zoru ve korkusuyla mideme indirmek zorunda kalırdım. Muhtemelen bir iki kez direnip ağlamıştım. Tam bir eziyet!

11 Ocak 2014 Cumartesi

Başlangıç

Bu yazdığım yazı benimle ilgli fikir sahibi olmanı sağlar mı emin değilim, ama denemekten bir zarar gelmez herhalde. Kendimi umutsuz hissettiğim zamanlar ya yazarım ya da çizerim. Çizmek yazmaya göre ben de daha eski tabi, okuma-yazma bilmediğim zamanlara kadar uzanır. İlk çizimlerimi hatırlıyorum -daha doğrusu annemin çizimlerini- Mardin'deydik. 3 ya da 4 yaşında olmalıyım o zamanlar. -Belki abartılı gelebilir, hatta inandırıcılıktan uzak da bulabilirsin ama benim de ilginç bulduğum bir şekilde hafızamda epey gerilere gidebiliyorum. - Annemin karşısında otururdum ve o bana bir şeyler çizerdi. Ben de onu izleyip, onun çizdiklerini kendim çizmeye çalışırdım. Muhtemelen kalemin nasıl tutulacağını o sırada öğrendim. Tükenmez kalemdi, hatırlıyorum, ama tükenmez kaleme neden "tükenmez" dendiğini bu yaşıma geldim hala anlamış değilim o ayrı.

Mardin'den kalan eski bir kartpostal.
 Mardin'in rengi ben de -yüksek ihtimalle coğrafi koşulların, mimaride kullanılan taşların renginin ve özellikle yaz dönemi yaşanan iklimin sonuçlarıyla bağlantılı olarak- sarı olarak tanımlanmıştır. Sapsarı bir şehir... Vaktimin büyük bölümünü evin içinde üç tekerlekli mavi bisikletimin üzerinde geçirmeme rağmen, şehre dair böyle bir izlenim oluşturmam da ayrı bir ilginç mesele.

Bahsi geçen üç tekerlekli mavi bisiklet.
İşte evde bu üç tekerlekli bisikletin üzerinde ya da değil, geçirdiğim vaktin önemli bir bölümünü de kağıtlara bir şeyler karalayarak, çizmeye çalışarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Öyle çizimleri deha seviyesinde bir çocuk değildim muhtemelen ama eğlendiğimi inkar edemem.

Mardin'de genellikle evde annemle yalnız olurduk. Babam mesleği gereği bazen günlerce eve gelmezdi. Annem için gerçekten zor zamanlardı, fakat çocukluk böyle bir şey; ben halimden şikayetçi değildim. Hiç evden çıkmama rağmen, sadece hayal gücüm maceradan maceraya atılmam için yeterliydi. Evden ender çıktığımız zamanlarda da babamla olurdum. Kalabalık çarşılar, iç içe geçmiş sıkışık dükkanlar var aklımda. Genellikle içleri karanlık ya da loş, serin dükkanlar. Aklımdakilerden hiç birisi pazar ya da bakkal alışverişi değil nedense. Çoğunlukla, bana ilginç gelen bir şey aldığımız ya da beni korkutan bir yere gittiğimiz zamanlar kalmış aklımda dışarıya dair.

Sokakta vakit geçiren bir çocuk olmadığımdan o yaşlardan hatırladığım pek bir arkadaşım da yok. Sadece arada sırada, başka şehirlerden bizi ziyarete gelen, aile dostu, hısım-akrabanın çocukları var.
Bir araya geldiğimizde gerçek anlamıyla birlikte kudurduğumuz çocuklardı bunlar. O zamanlar yaşıma yakın insanlarla çok ender bir araya geliyor olmam bu durumun sebeplerinden olabilir.

Yaşıtlarımla olan pratiğim az olduğu için pek oyun
bilmezdim. Çoğu kez iletişim kurmayı bilmememden kaynaklı kavga etmişliğim, saldırgan tavırlar göstermişliğim de vardır. Ama bu detaylara girmesek de olur bence. Kendi icat ettiğim, garip oyunlar vardı bir de oyuncaklarım. En sevdiğim ve unutamadığım oyuncağım, bana çok daha küçükken alınmış
Bahsi geçen oyuncak.
olan, şu bildiğimiz Şirinler (The Smurfs) çizgi filminden bir şirinin içi doldurulmuş haliydi. O yaşlarda benden daha eski olmasına karşın benim bu çizgi filmden haberim yoktu. Henüz hiç izlememiştim.

Mardin, benim hafızamdan çekip çıkarabildiğim ilk anılarımın mekanı olduğundan benim için özel bir şehir. Tabi şimdi düşününce tarihi ve kültürel anlamıyla da ilgi çekici geliyor fakat işin diğer tarafı ben de biraz daha baskın. Şimdi şu yaşımda tekrar gidip görmek isterdim orayı. Benim için anlamlı ve keyifli olurdu. Bir şekilde yolum düşer de gidersem belki onu da yazarım buraya.